“Genç insanlar yetişsin, piyasa yönetmen kazansın”

tunay_vural

PTT Films’in kurucusu Tunay Vural ile yeni kurduğu viral reklam şirketi HPTT’den balık tutmaya benzettiği hocalığına ve şirketiyle ilgili yeni hedeflerine kadar açık sözlü bir söyleşi.

Doğrudan gündemde olan viral filmlerden başlamak istiyorum. Ne olduğu ve sınırları anlaşılamayan tartışmalı bir kavram. Siz de daha çok yeni dijital film hizmeti verecek HPPT’yi kurdunuz. Bu yeni oluşumunuzdan bahsedelim ve viral filmlere bakışınızdan… 

HPTT bizim yeni dijital film prodüksiyon servisimiz. İnternet filmleri, viral filmler için yeni bir oluşum yarattık. Bizim için de çok taze bir konu. Hele benim çok özürlü olduğum bir dal internet. Bütçe yapmak dışında da bilgisayar kullanmıyorum açıkçası. Ancak istikbalin burada olduğunu görüyorum…

Bilgi’deki öğrencilerimden biri, Kerem’i tam iş arayışındayken böyle bir bölüm kurma konusunda çağırdım ve başına geçmesini istedim.

Peki nedir amaç; burada normal reklam filminin hantallığında olamayan, fikir olarak sevdiğimiz düşük bütçeli filmler yapabiliyoruz. Sadece internette yayınlanacak, orada dağıtılacak, reklamverenin kendi sitesinde yer alacak ya da isterse başka sitelerde de gösterebileceği, fikri iyi olan ama başka detaylarına takılmayacağımız projeler geldiğinde seve seve yapıyoruz.

Öyle olduğu zaman da kimse viral filmi diğer reklam filmiyle karıştırmıyor. Ama normal süreç burada işlemiyor. Proje gelir, film yapılır ve teslim edilir. Müşterinin derdini anladıktan sonra, bize karışmamaları koşuluyla, bir sürü toplantıya gereksinim duymadan, görsel kalite üzerinde anlaştıktan sonra çekiyoruz. Nitekim daha yeni bir film yaptık öyle. Çektik, getirdik, bomba gibi bir film oldu…

Peki beğendikten sonra ‘biz bunu televizyona da taşıyalım’ dendiği oluyor mu?

Şimdi oraya gelecektim. Zaten konunun anlaşılamaması ve karıştırılması orada başlıyor. Bu da tehlikeli. Ben en azından HPTT ve PTT olarak bunu dengeliyorum. Yani viral filmin neye hizmet ettiğini bilmek, ucuzluğunu anlamak lazım. Daha farklı kameralarla çekildiğini, oyuncuların, mekanların ona göre olduğunu…

Öbüründe bütün bir gün oyuncuyla çalışırken, sokağa çıkıp, ışık mışık kurmadan, iki tane lamba yakalım kafasında hareket edebiliyorsun. Bunu TV filmi haline getirdiğinde, çözünürlüğü, alan derinliği ve bir sürü başka mesele işin içine gireceği için daha pahalı oluyor…

Yapımcıya daha fazla alan bıraktığı için, yaratıcılığı arttırdığı söylenebilir mi?

Bizim için tek cazibesi o. İyi fikirli işler gelmeye başlıyor. Bir de viral ya da dijital ajanslar ayrılar zaten. Sadece dijital işler yapan ajanslar da var, onların kafaları daha farklı, daha yaratıcı işler çıkabiliyor. Çünkü öbür türlü en ufak bir detay için tartışıyorsun, toplantılar yapıyorsun. Bir sürü dert giriyor işin içine. Burada öyle bir şey yok.

Daha iyi senaryolar yazacaklarını düşündüğümüz için girdik. Şu ana kadar yaptığımız dört işin ikisi öyleydi. 40-50 kişi, dört kamyon, beş araba, üç minibüs filan olmadan, tek bir minibüse sığabilecek, çekirdek bir kadroyla yaptık. Mesela Discorium gibi bir yerde kimseyi rahatsız etmeden, aşağıda binlerce insan dans ederken, ışıklar her yerde patlarken çektik.

O prodüksiyonu normal şartlarda yapmaya kalksam sırf o gecenin maaliyeti yüz milyar olur. İzinler alınacak, mekana ona göre para ödeyeceğim, bu kadar insan, figürasyon sokacağım, onları bir de giydireceğim, ışıkları mışıkları dizayn edeceğim, hakikaten 100 milyar lira olur, kemiksiz…

Peki dünü ve bugünüyle PTT nasıl bir yapım şirketi? Nasıl tanımlarsınız?

10 yıldır varız, 10 yıl önce o kadar heyecanlıydık ki o zaman bizimle görüşmeye gelen bir dergiye ‘bizim derdimiz para kazanmak olmayacak hiçbir zaman’ dediğimizi hatırlıyorum. ‘Biz iyi film yapacağız’ demiştim. Ve bunu gerçekten korumaya gayret ettik.

Önce iyi film yapmak için yola çıktık. ‘Para nasıl olsa kazanırız’ dedik. Bir filmin bütçesi kaç paraysa, daha fazlasını prodüksiyona verdik. O bize parayı da getirdi. İyi işleri gören daha fazla iş getirmeye başladı. Çok iş yapmaya başladık böylece. PTT’nin ilk şansı Umur Turagay’dır.

PTT’nin en başından beri oluşumunda yer almış, vesile olmuş bir yönetmendir. Arkasından da son şans Ozan Açıktan’dır. PTT hep değerli yönetmenlerle çalıştı.

Geçen sayımızda Partizan’nın kurucusu Georges Bermann, “yönetmenler olmazsa biz bir hiçiz” demişti. Buna katılıyor musunuz?

Son derece katılıyorum. Umur Turagay bize iyi iş nasıl yapılır öğretti. Bana ve o zamanlar yeni olan arkadaşlarıma da. Arkasından mesela bir Levent Semerci girdi kadroya. Bambaşka bir adam ve bambaşka şeyler öğrendi bütün ekip. Arkasından Charles Richards girdi, daha başka şeyler öğrendi tüm ekip.

Arkasından Ozan çıktı, başka bir deha falan filan. Bu isimler olmasa da iş yapardık elbette. Bir gün onunla, bir gün bununla çalışırdık ama ben yönetmenini tutabilmenin bir maharet olduğunu düşünüyorum ki orada mütevazı olmayacağım. PTT’nin yapısında ben bunu sağladım diyebilirim.

Ben ve arkadaşlarım iyi prodüksiyon yapmayı sağladık. Giden arkadaşlarım, yeni gelen yönetmenler de oldu ama bütün bu gelmelerde gitmelerde bile çok sevgili olarak ayrıldık hepsiyle. Dolayısıyla yönetmen gerçekten önemli.

İstediğin kadar iyi prodüksiyon yap, istediğin kadar iyi prodüktör ol, yönetmenin lazım. PTT’nin şansı bu oldu. Hep iyi yönetmenler oldu. Bu insanlar çok fazla efor sarfetmeden bana gelen arkadaşlarımdı. Bundan sonraki düsturum, biraz yaş da ilerlediği için, yönetmen yetiştirmek yönünde. Bu arkadaşların çoğu bana hazır gelmişlerdi. Zaten olmuşlardı. Biz de prodüksiyon kalitesini yükselttikçe, onların işleri de büyüdü tabi. Filmlerin prodüksiyon değerlerini arttırdık.

Öte yandan benim en büyük hedeflerimden biri bu sektöre prodüktör ve yönetmen yetiştirmek. O yüzden üniversitelerde ders veriyorum. Orada ders vermek bu kadar iş bıkkılığından sonra balık tutmak gibi. Çünkü telefonumu açmadığım tek üç saat orası. Bir de kutsal bir şey olduğu için kimse bir şey söyleyemiyor. Arayıp ulaşamayanlara derste olduğumu söyleyince özür diliyorlar…

Son yıllarda daha gençlere filmler verilmeye başladı o yüzden şahane genç arkadaşlarımız çıktılar. Eskiden mümkün değildi. İlla şunla yapalım, bununla yapalım denirdi. Mümkün değildi. Yapımcı arkasında dursa da bildiğimize gidelim durumu vardı. Bu biraz kırılmaya başladı. Bu sayede genç yönetmenler ortaya çıkabildiler.

Ajanslar da izin vermeye başladı. Oradaki kreatif kafalar gelişmeye başladı. Daha genç arkadaşlar geldi. Onlar da kendileriyle aynı dili konuşacak, aynı yaşta insanlarla çalışmak istemeye başladılar. Yani genç insanlar yetişsin ve piyasa yönetmen kazansın derdindeyim..

Sektörün son 5 yılını müşteri/ajans/yapmıcı ekseninde değerlendirebilir misiniz?

Müşteri artık daha fazla konuya hakim ve müdaheleci. İşe ilk başladığım yıllarda sete izinle gelirdi müşteri.
Sonra biz de geleceğiz demeye başladılar. Şimdi bazı yönetmenler buna defans koydu, istemedi. Ajans ona göre defansını koydu, müşteri gelemez oldu sete.

Ondan sonra ajanslar o yönetmenlerle çalışmamaya başladılar. O adam setine müşteri almıyor, biz onunla çalışmayalım dediler. Şimdi ise artık neredeyse yönetmenin yanında monitörün başındalar. Bırakın ayrı kurulan monitörlerini, oyunculuğa karışan müşteriler çıktı.

Bu aslında tahammül edilebilir bir şey değil bizim açımızdan. Neden? Çünkü bir yönetmen kiralıyorsun, bir prodüksiyon şirketi kiralıyorsun, onları en iyileri diye seçiyorsun, dünya kadar da para veriyorsun. Onların senin filmine katacakları değeri engellememen lazım. Böyle durumlarda ne yönetmenin şevki kalıyor, ne prodüktörün. Prodüksiyon asistanının bile heyecanı kalmıyor. Müşterinin onlarla ortak olduğumuzu bilmesi ya da hatırlaması gerekiyor…

Sonuçta filmi son hale getirip sunana kadar bir hayli yol katediliyor. Bir filmi alıp, arkasında durabilen ajanslarda çok az arkadaşımız kaldı. Bunun artık önüne geçilemez zaten. Bu böyle gidecektir. Amerika’da yönetmen director’s cut’ını yapıp bırakıyor. Sonra ajans kreatifi kendine göre yapıyor; bu bir yöntem.

Burada da ufak ufak yapanlar var. Ancak bizde elli montaj yapılıyor, yüz kere on-line yapılıyor, efektler yerleştiriliyor. Sonra biri geliyor ‘yok böyle olmasın’ diyor. Bu arada taksimetre çalışıyor, durum bu…

PTT için hedefleriniz ve idealleriniz nedir?

Daha önce çalıştığım şirketlerin hemen hiçbiri kalmadı. PTT’den önce serbest prodüksiyon amirliği ve prodüktörlük yapıyordum. Değerli şirketlerle çalışıyordum. O zamanlar bu zamanın PTT’si gibiydiler ya da diğer bildiğimiz şirketler gibiydiler. O yüzden tek derdim PTT’nin kapanmaması. Bu da gençleştirerek olacak.

Ne bileyim, bir on sene sonra saatlerce süren PPM toplantılarında çorba kasesinin derinliğiyle uğraşabilir miyim, bilmiyorum. Dolasıyla bununla uğraşacak daha enerjisi yerinde daha heyecanlı arkadaşlar gerekiyor. Dediğim gibi yönetmen ve prodüktör yetiştirmek başlıca hedefler arasında.

Söyleşi/Interview: Erel Eryürek 

Fotoğraflar/Photography: Stereopathetic

About author
Submit your comment

Please enter your name

Your name is required

Please enter a valid email address

An email address is required

Please enter your message

Cut Magazine © 2017 All Rights Reserved

2011 | cut-online.com