Gaye Boralıoğlu: “Türkiye’de dizi şartları edebiyat uyarlamalarına elverişli değil”

gaye

“Bir İstanbul Masalı”, “Hırsız-Polis”, “Hatırla Sevgili”, “Ihlamurlar Altında” gibi reyting rekorları kırmış birçok dizinin senaristi olan Gaye Boralıoğlu ve Nilgün Öneş ile, televizyon ve sinemada giderek popülerleşen edebiyat uyarlamaları üzerine konuştuk.

Edebiyat eserlerinin televizyona uyarlanması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Gaye Boralıoğlu: Türkiye’de dizi şartları edebiyat uyarlamalarına elverişli değil. Diziler başlıyor ve bitmiyor, her bir bölümün yayın süresi çok uzun. Bu o kitabın ruhunun, özünün mutlaka bir yerlerde kalması demek oluyor. Edebiyat uyarlamaları batıda da yapılıyor fakat hem bölümler 45-50 dakika gibi sürelerle sınırlı, hem de bölüm sayıları kısıtlı. O zaman belirli bir çerçeveden o kitaba bakıp kitabın ruhunu bozmadan bir uyarlama yapmak mümkün. Edebiyat her zaman insan ruhunu ilgilendiren, derinliği olan bir sanat dalı. Bunu kitlesel mecraya döktüğünüz zaman, büyük reytingler yakalama gibi bir derdiniz de olursa, mecburen karakterleri iç çelişkileri olmayan, sadece entrika etrafında dönen bir yapıya indirgemek durumunda kalıyorsunuz ki, bu da eşyanın, kitabın, edebiyat ürününün tabiatına aykırı bir durum. Ama öte yandan şu da var: Kitlesel
bir mecra olarak televizyon çok yaygın ve dolayısıyla roman en fazla 4000, 5000 gibi bir satışa ulaşırken, televizyonda meşhur olduktan sonra bir eser daha fazla okunuyor.

Nilgün Öneş: Bazı edebiyat uyarlamaları TRT’de Ismail Cem döneminde yapıldı. Mesela “Aşk-ı Memnu” o zaman çekildi, toplam 6 veya 8 bölümdü ve kitap gerçek haliyle uyarlandı, özenle çekildi ve çok da değerli bir iş oldu. Ama bunu uzatmaya başladığınız zaman o edebiyat uyarlaması olmaktan çıkıyor, başka bir hale geliyor. Şimdi televizyonda yaptığımız işler çığrından çıkmış durumda. “Behzat Ç.”de bir edebiyat uyarlaması. Bir polisiye ve kitabın yapısına uygun. “Behzat Ç.” işin içinde olanların severek izlediği bir iş oldu. Kısaltılsa çok daha kompakt bir iş olacakken, o da maalesef süreye kurban gidiyor.

Birkaç örnek dışında son dönemde televizyonda özgün hikayesi olan bir dizi hemen hiç yok gibi. Neden bu uyarlama furyası oluştu?

NÖ: Bir kere yapımcıların ve kanalların doğrudan böyle istekleri var. Hatta belli kitaplar seçerek, yapalım diye tekliflerle bile gelebiliyorlar. Ikincisi özgün hikaye konusunda bir sıkıntıya girildi. O kadar çok tüketildi ki her şey, diziler Monte Kristo diye başlamış ama yarısından sonra Romeo ve Jülyet olmuş, öbür yarısından sonra da başka bir şey.

GB: Aslında özgün hikayelerin az yer bulmasının temel nedenlerinden bir tanesi yapımcıların ve kanalların garantici olması. Yani özgün, gerçekten özgün ve yeni bir şey karşısında tutuluyorlar ve emin olamıyorlar hiçbir zaman. Ama bildikleri bir yapı olduğunda tıpkı seyirci gibi – çünkü onlar da seyircinin daha önünde bir donanıma sahip değiller maalesef – kendilerini daha güvende hissediyorlar ve onlara doğru gitmeye başlıyorlar.

Peki seyirci neden sonunu bildiği bir hikayeyi senelerce izlemek ister ki?

GB: Zaten dizi aslında ne olacak diye izlenmiyor. Sürpriz orada değil, sürpriz nasıl olacağında. Bu biraz da popüler kültür ürünlerinin yapısında olan bir şey. Klasik yapı, klişe dediğimiz böyle bir şeydir. Seyirci onu sever, izler.

Biliyoruz ki, seyirciler uyarlaması yapılan eserleri okuyorlar. Diziler seyircide bir kitap okuma alışkanlığı yaratıyor mu? Bir yandan da bu kitapların dizi haline getirilmesi ve tabii ki, deforme edilmesi seyirci/okuyucu açısından zararlı değil mi?

NÖ: Bence edebiyat uyarlamaları her zaman belli bir risk taşıyor. Hele ki okuyarak seyrediyorsanız. Mesela “Sophie’nin Seçimi.” Bir edebiyat uyarlaması ama çok güzel yapılmış bir film. Filmi de beğeniyoruz çünkü kitabın yapısı da filme uygun. Film senaryosu ile romanın, işleyiş olarak çok büyük farkları var. Mesela romanda bir karakteri düşünürken yazabilirsiniz. Şunu düşündü, böyle dedi, içinden şunlar diye. Halbuki film senaryosunda bunu görsel olarak nasıl ifade edeceğinizi düşünmek zorundasınız. Bana sorarsanız, seyirci o kitabı okuyor, arkasından başka bir kitap okuyor mu ondan emin değilim.

Bir edebiyat eserinde kahramanların bir derinliği vardır. Ama diziye uyarlanınca öyle olmuyor. Neden?

GB: Senarist orada bir tercih yapıyor. Her zaman derin olan şeyler, daha az izleniyor. Siz bir karakterin kendi iç çelişkilerini anlatır, yapısının derinliklerine doğru giderseniz oradan daha az kişi doğru şeyler anlamaya başlar. Dolayısıyla daha az seyirci kitlesi olur. Dizide çok geniş kitleler karakterlerle özdeşleşebilmeli. O kadar geniş kitlelerin özdeşleşebilmesi için de olabildiğince sade olması gerekiyor karakterlerin.
Önümüzdeki dönemde edebiyat uyarlaması furyası aynı hızda devam edecek mi?

NÖ: Hazır yapıları tercih etmeye devam edecekler gibi geliyor. Ismail Cem zamanında televizyonculuk Türkiye’de en parlak dönemini yaşadı. Sanki 12 Eylül’den sonra sistemli bir yüzeyselleşme oldu. Şu anda o yüzeyselleşmenin, o dönemin bir sonucunu görüyoruz. Hatalarla dolu senaryolar görüyoruz, zamanlama hataları, mantık hataları ama hiçbir şey engel olmuyor. Ilginç bir durum.

Sinemada ise işin özü değişiyor. Uyarlama film genellikle kitapla aynı tadı vermiyor. Ama çok başarılı olanlar da var, mesela “Saatler”. Sizce sinemadaki durum nasıl açıklanabilir?

GB: “Saatler” insan ilişkileri üzerine odaklanmış bir kitaptır. Film de onun çok başarılı bir şekilde derlenip toplanmasıdır. Ama mesela başka bir örnek. “Gül’ün Adı” çok değişik katmanları olan bir kitap. Hem inanılmaz bir atmosfer romanı, hem felsefi derinliği var, hem bir polisiye, hem tarihi bir eser ve dolayısıyla okurken birçok dünyanın içinde gidip geliyorsunuz. Sinemada bunu yapmak çok zor. O yüzden de bence film olarak çok kötü olmamasına rağmen, romandan oldukça uzak kalmış, aslında romanı daraltmış, küçültmüş bir film.

Gaye Hanım, son olarak kısa hikayeniz “Mi Hatice”den kısa bir film senaryosu yazdınız. Şimdi de son romanınız “Aksak Ritim”i sinemaya uyarlıyorsunuz. Son uyarlamalarınızda hikayenin ya da kitabın tadını yakaladığını düşünüyor musunuz? Ayrıca bir de “Eylül Fırtınası” vardı.

GB: Sinemada “Eylül Fırtınası” “Gölge Kokusu” isimli bir romanın uyarlamasıdır ve benim ilk yazdığım senaryoydu, o yüzden de çok acemiliklerim vardır. Ben orada Atıf abiye (Atıf Yılmaz) teslim oldum. Onun deneyimi vardı, benim daha ilk çalışmamdı. Sonuçtan ben film olarak memnun değilim. Bugün öyle bir şey yapsaydım çok başka türlü yapardım. “Aksak Ritim” başka bir durum. Hem bir edebiyatçı hem de bir senarist olarak başka bir romanı uyarlamak çok zor bir iş. Çünkü bir kitaptan aktarırken hep birtakım seçmeler yapmak ve bazı kararlar vermek durumundasınız. Ama bu sözünü ettiğiniz iki eser de benim kendi yazdığım hikaye ya da roman. Kendi yazdığım bir eser olduğu için istediğim gibi kesip biçiyorum. Daha rahat bir şekilde senarist kimliğimi takıp bu saçma insan ne yazmış diye attığım şeyler oluyor. Sadece kendime karşı sorumluyum, hiç umuruma saymam.

Nilgün Hanım sizin de sinemada edebiyat uyarlamalarınız var. Mesela “Güz Sancısı”…

NÖ: Yılmaz Karakoyunlu’nun “Güz Sancısı” ve Peyami Safa uyarlaması “Gölge” var. “Güz Sancısı”nı Ethem Mahçupyan ile birlikte yazdık. Ama o benden çok önce başlamıştı. Tretman yoktu, bana senaryo geldi. Ben anlayabilmek için senaryodan tretman yazdım önce. Ondan sonra senaryo için uygun olmayan bazı şeyler tespit ettim. O ilkiyle çok ilişkili olmayan yeni bir senaryo oluşturduk. Peyami Safa’da ise zaten kitabı neredeyse tretman gibi yazmış. Bir senaryoya yardım edecek çok unsur vardı içinde. O sırada ben çok yoğun biçimde “Hatırla Sevgili”yi çalışıyordum. Ama yönetmen Mehmet Güreli benim çok
yakın arkadaşımdı. Mehmet illa bu filmi çekmek istiyordu. Bir yaz kapandım ve kitaptan uyarlama bir senaryo çıkardım. Ama isterdim ki, daha çok vaktim olsun, “Hatırla Sevgili”nin yükü üstümde olmasın, ben o kitaptan bambaşka bir kurgu yapabileyim. Şimdi başka bir durum ortaya çıkıyor. Türkiye’de televizyonda edebiyat uyarlamaları çok yaygın ve reyting anlamında çok başarılı ama sinemada aynı durum söz konusu değil. Hatta daha çok özgün hikaye durumu söz konusu…

GB: Türkiye’de aslında net iki kulvar var. Bir tanesi ticari sinemanın alanı ki orada gerçekten sanatsal olarak değerli çok az şey oluyor. Ya da yönetmen sineması dediğimiz kendi hikayelerini anlatan yönetmenlerin filmleri var. Türkiye’de 70’lerden bu yana varolan ve 80’lerde doruğa ulaşan sektör krizi yeni yeni aşılıyor sinemada. Dolayısıyla edebiyata yatırım yapmak, oradan gişe değeri de olan filmler çekmek gibi ihtimaller herhalde gelecek dönemde söz konusu olacaktır diye düşünüyorum.

Söyleşi ve Çeviri: Elif S. Gürbey – Fotoğraf: Ozan Kıymaç – 

**************

We talked with Gaye Boralıoğlu and Nilgün Öneş, who are the scriptwriters of high-rated TV dramas like “Bir İstanbul Masalı/An Istanbul Tale”, “Hırsız- Polis/The thief and the Police”, “Hatırla Sevgili/Remember My Beloved” “Ihlamurlar Altında/Under the Lime Blossoms”, about highly popular literary adaptations in cinema and TV.

What do you think of literary adaptation in television?

Gaye Boralıoğlu: In Turkey, working conditions of TV dramas are unsuitable for adaptations. TV dramas start and doesn’t end, the length of each episode is very long. The soul and essence of the book fall into places. Literary adaptations are done in the West as well; however, episodes are limited to 45-50 minutes and the number of episodes are limited in number as well. In this case, it’s possible to look from a certain perspective and adapt without distorting the essence of the book. A literary work is an art form with a depth and is always interested in human spirit. When you take that work to the masses, and if getting good ratings becomes your main concern, then you have to reduce the characters into something without inner conflicts their story revolves around intrigues. And this is against the nature of things, books, and literature. However, on the other there is this: TV is widespread medium, therefore while a literary work can sell 4,000 or 5,000, after becoming famous more and more people read it.

Nilgün Öneş: Some literary adaptations were done in TRT during the management of Ismail Cem. For example, “Aşk-ı Memnu/Forbidden Love” was shot at that time. It was either 6 or 8 episodes and the book was adapted as it is, was shot beautifully, and turned out to be such a good job. However, when you begin to extend the story, it cannot be called a literary adaptation anymore, it becomes something else. Things have come of the hinges on television. “Behzat Ç.” is also adapted from a book. It’s a detective story and the book
is appropriate for adaptation. However, it’d have been a compact work, but that one is also a victim of ratings as well.

Recently, except very few, there are almost no TV drama with an original story line. Why is that?

NÖ: First of all, producers and TV channels are coming up with such requests. They even select certain books and ask you to adapt it. Secondly, there aren’t many original stories. Everything is exhausted, dramas start like “Count of Monte Cristo”, continues like “Romeo and Juliet” and change into something else later on.

GB: Well, at least one of the reasons is that producers and TV channels want a guarantee. When they see an original, a really original, and fresh project, they become tongue-tied, they can never be sure of it. However, when they see a familiar structure – because they are no more advanced than the viewers – they safe and secure, and lean on that direction.
something like that. The audience loves and watches it.

We know that, the audience read the literary works adapted into TV. Do you think those TV dramas create habit for reading? On the other hand, was the adaptation and eventually deformation of these literary works harmful to reader/audience?

NÖ: I think the literary adaptations always carry a certain risk, particularly if you read and watch within the same time frame. For example, “Sophie’s Choice”. It’s a literary adaptation but it’s done beautifully. We like the movie because the structure of the book is suitable for adaption. There is a big difference between a screenplay and fiction. For example, you can write a character thoughts in a novel or story; however, you have to think about how to give the same feeling visually. If you ask me, audience is reading the book that is adapted but I am not sure if he/she is reading other books as well.

Literary work characters always have depth. However, when you adapt the work into aTV drama, this depth of characters is not there. Why?

GB: Screenwriter has a choice. If you start to tell about a character’s inner conflicts and move toward the depth of his character, less and less people would begin to understand the message. Therefore, less people will watch it. Large mass of people should be able to identify with the character. In order to make this possible, character must be very plain.

Do you think the adaptions will continue to be popular in the upcoming season?

NÖ: I think they will continue to use these ready-made structures. Turkish TV broadcasting lived its brightest period under Ismail Cem’s management. As if ,after September 12, 1980 superficiality took over. We see the consequences of this superficiality now. We see scenarios filled with mistakes; timing errors, logic errors, but that doesn’t stop anything. It’s very interesting.

When the case is cinema the matter changes. Many think, adaptations usually does not catch the essence of the book. However, there are successful examples, such as “The Hours”. However, also bad examples. How do you explain this?

GB: “The Hours” is a book focused on human relations. The movie nicely tidies up the book. However, another example is “The Name of the Rose”, which is a book with many different layers. It’s an fantastic atmosphere novel and there is a philosophical depth as well. It’s a detective story and a historical one, and therefore, you enter into different worlds while reading it. It’s hard to do this in cinema. That’s why, even though it’s not a bad movie, it’s far from the novel. In fact, the film narrowed the book, it considerably reduced it.

Gaye, lately, you adapted your short story “Mi Hatice” into a short movie. Now, you are adapting your latest novel “Aksak Ritim/ Syncopated Rhythm” into a feature length movie. There is also “Eylül Fırtınası/September Storm”. Were you able to catch the zest of these books?

GB: “Eylül Fırtınası/September Storm” was an adaptation from a novel, called “Gölge Kokusu/Scent of a Shadow”, and it was my first screenplay. I was very inexperienced. And I surrendered to director Atıf Yılmaz. He had the experience, and it was a first for me. I am not satisfied with the result. If I did it today, I would do it differently. “Aksak Ritim/Syncopated Rhythm” is a different story. Both as a novelist and scriptwriter, it’s hard to adopt another person’s novel into a movie. Because when you adapt a book you have to make some choices and give some decisions. But the works you talk about are my own works. Since I wrote them, I cut or shorten as I want it. I am able to put on my scriptwriter identity and say, what is that nonsense she wrote and cut whatever I want. I am only responsible to myself. That’s why, I don’t care.

Nilgün you also have adapted several books into a movie, for example “Güz Sancısı/Fall Pains”. 

NÖ: There is “Güz Sancısı/Fall Pains” by Yılmaz Karakoyunlu and “Gölge/Shadow” by Peyami Safa. I wrote “Güz Sancısı/Fall Pains” with Ethem Mahçupyan. He had begun long before I came to the project. There wasn’t a treatment, I only got the screenplay. I wrote the treatment from the scenario in order to understand it.
I found things that were not appropriate for the scenario. We wrote a new script. As Peyami Safa’s book, there were elements, helpful for the scenario.
At that time, I was very busy with “Hatırla Sevgili/Remember My Beloved”. The director Mehmet Güreli was a close friend of mine. He really wanted to shoot the movie. I worked the entire summer and adapted the book into a movie. But I wish I could have created a totally different scenario. Now, there is also another
case. In TV, literary adaptations are very successful in terms of ratings but the same thing is not true for the cinema. Actually, there are many original stories in cinema…

GB: In Turkey, there are two courses. One is the commercial cinema, which doesn’t have much of anything in terms quote of artistic value. Second is what we call auteur cinema. In 70s there was a economic crisis in Turkey and in 80s it reached to its peak. Now slowly we are coming out of it. Therefore, I think, investing in literature and making box- office films from those works will be possible in upcoming days.

About author
Submit your comment

Please enter your name

Your name is required

Please enter a valid email address

An email address is required

Please enter your message

Cut Magazine © 2017 All Rights Reserved

2011 | cut-online.com