“Biçime takılmamak gerek!”

taylan_biraderler

90’lı yıllarda televizyon dizileriyle başlayan kariyerlerini istikrarla sürdüren Taylan biraderler, sinema ve reklam dünyasındaki çalışmalarına nasıl başladıklarını, çalışma yöntemlerini Cut Magazine’e anlattılar. 

Her ikinizin de mesleğe başlangıç hikayesi hayli enteresan. Bu hikayeden haberdar olmayanlar için bir kez daha anlatır mısınız.

Durul Taylan: Bizim hikayemiz biraz Türkiye’deki eğitim sisteminin mağduru olmuş herkesin hikayesine benziyor. Ben Endüstri Mühendisliği okumuş, ancak mesleğini hiçbir zaman yerine getirmemiş biriyim. Çok uzun süremi hiç alakam olmayan bir mesleğin eğitimini alarak geçirdim. Sinemaya yönelmemse ilk olarak yazı yazmakla başladı. Bir süre sinema yazarlığı yaptım. Asıl amacımızsa elbette film çekebilmekti. Ailem bu duruma fazlasıyla karşı çıktı ancak kararım değişmedi.

Yağmur Taylan: Benim içinse farklı bir geçiş süreci oldu. Ben tıp fakültesini bitirdim, daha sonra da psikiyatri üzerine ihtisas yaptım. Neredeyse on yılımı bu mesleğe adadım, ayrıca mesleğin icrasında da bulundum. Fakat o dönemlerde de istediğim işi yapmıyor olduğumun farkındaydım. Hayalimdeki mesleği yapmayı hayal olarak görüyordum. Etrafımdaysa hep sinemayla ilgili, sinemayı bilen kişi olarak anılırdım. Hani bir filme gidilecekse bana sorulurdu, bir oyuncunun ismi hatırlanamazsa bana danışılırdı filan… O dönemde (1994) benim Durul’la çektiğim bir tanıtım filmi vardı misal. Amatör bir filmdi ama Erkan Petekkaya, Jülide Kural gibi bugün yıldız olan isimler oynuyordu. Ardından bir an geldi ve hem Durul hem de ben sinema yapmaya karar verdik.

Sizi tanımamızı sağlayan ilk proje Sır Dosyası’ydı. Biraz ondan bahseder misiniz?

YT: Star televizyonu için gerçekten de son derece idealist duygularla hazırladığımız bir projeydi. O dönem hiç kimsenin cesaret etmediği bir şekilde diziyi 16mm formatında ve sesli çekmeye karar vermiştik. Türkiye’de sesli çekim diye bir şey yoktu! Paranormal vakalara ve ucu derin güçlere uzanan mevzulara bakan bir ekibin hikayesiydi. Taner Birsel başroldeydi.

DT: Dizi beş bölüm oynayabildi. Zaten il bölümünü 97’de çekmemize rağmen dizi 98’de ayına girdi. İlk bölüm üzerinde o kadar uğraşmamıza rağmen televizyon için biraz fazla stilize bulundu. Sonradan Cem Uzan bu bölümü izleyip, “daha aydınlığını” çekersek bu dizinin yayına verilebileceğini söylemişti. Çok enteresan bir durumdu, çok düşündük ama sonra baştan bu kez “aydınlık” çekmeye karar verdik. Gece geçen sahneleri alacakaranlıkta çektik vesaire… Şimdi o diziyle ilgili bir DVD çalışmamız var. Çok hayranı olduğunu duyuyor görüyoruz çünkü.

Ardından gelen Okul adlı filmle artık aranan yönetmenler haline geldiniz…

DT: Okul bizim için belli bir dönemin kapanışı gibi oldu. O döneme dek televizyonda reytinge yönelik işler yaptık. Ancak bir yandan da bu işleri yaparken mutlaka ama teknik ama içerik anlamında hep yenilikler denedik, yenilikçi davranmaya çalıştık. Okul, hem bir gençlik filmi oluşu hem de korku öğeleri içermesiyle o dönem Türkiye’de bir ilkti. İzleyiciden iyi tepki aldı, zaten bir izleyici filmiydi, hedef kitlesi belliydi, bu açıdan ekonomik bir başarısı da oldu. Böylece bizim için ikinci bir dönem başladı

YT: Okul aslında her yönetmenin hesaplaşması gereken bir hesaplaşmayı yaşattı bize: Ekonomik başarı! Bence her yönetmenin kendi meşrebince filminin ekonomik anlamda başarılı olup olmadığıyla ilgili bir hesaplaşma yaşaması gerekiyor. Biz o sınavı Okul’la verdik.  Üzerimizdeki o “bunlar entek dantel işler yaparlar” yaftası da kalkmış oldu. Biz sadece yenilikçiydik, ama farklı anlaşılıyorduk, vesileyle o yanlış anlama da giderildi. Ardından kendimize daha yakın bulduğumuz, kendi anlatmak istediğimiz türden öyküler bulunduran sinema projelerine ve yaratıcılığın büyük önem taşıdığı reklam filmlerine yöneldik.

Başka bir meslekten sinemaya geçtiniz. Teknik anlamda sıkıntılar yaşadınız mı?

YT: Bizim sinemaya geçiş yaptığımız dönemde zaten sinema filmlerinin teknik anlamda çok müthiş bir şekilde yapıldığı söylenemezdi. Çok yüksek bütçeli filmler haricinde, Sinan Çetin, Yavuz Turgul gibi isimler haricinde kimse sesli çekim yapılan, tamamı 35mm çekilebilen, ileri teknoloji imkanıyla post prodüksiyonu yapılan, yüksek kalitede banyo edilen filmler üretebilme şansına sahip değildi. Bizim piyasada kendimize yer bulduğumuz 90’ların ikinci yarısından günümüze kadarsa bu konularda inanılmaz bir gelişim gösterildi. Türkiye’de artık bu konularda büyük bir sıkıntı kalmadı. Biz de herkesle birlikte aynı anda öğrendik.

DT: Bizim için sesli çekim çok önemliydi örneğin, ama sesi alan kişi dahil kimse tam anlamıyla nasıl yapılacağından habersizdi. Beraberce öğrendik, bazen boom’u ben tuttum bazen kaydı ben aldım… Kıra döke de olsa öğrendik ve profesyonelleştik.

Peki ne zamandan beri reklam çekiyorsunuz? Reklamcılıkla ilgili neler düşünüyorsunuz?

DT: Aslında epeydir reklamcılıkla uğraşıyoruz, özellikle 2008’den itibaren birçok reklam filmine imza attık. Garanti Bankası, Turkcell gibi firmaların reklamları bu reklamların arasındaydı. 2010 yılındaysa artık kendimize ait Up Yapım adlı bir prodüksiyon şirketi kurduk. İşin finansal kısmını üstlenen değil yaratıcı kısmına dair işleri döndüren bir şirket bu. Aramızda başka yönetmen arkadaşlarımız da var. Onların projelerini ileride geliştirip kendi filmlerini çeksinler istiyoruz.

YT: Reklamcılıkla ilgili şöyle bir mesele var. Örneğin sinema filmi çektiysen üzerinde telif hakkın olabiliyor, dizilerde de olabiliyor. Ancak reklam filmlerinin bazıları adeta sanat eseri kadar güzel olsa da, ortada bir yaratıcı fikir olduğu halde telif söz konusu değil gibi. Buna rağmen izlediğimiz bazı reklam filmlerinin sinema filmlerinden bile daha etkileyici olduğunu söyleyebilirim.

————————————

“Being hooked on format  is not needed!”

Yagmur and Durul Taylan (aka the Taylan Brothers) told us their story of how they entered the sector, how they began their work in the commercial and film industry, and their method of work.

Your story of starting your profession is very interesting. Can you tell the story one more time for the uninformed?

Durul Taylan: Our story is similar to anyone that has been the victim of the Turkish education system. I am someone who studied industrial engineering, yet never was able to perform on this line of business. I spent a long time studying towards a profession that I had nothing to do with. Heading towards the film industry started with writing. For a while I worked as a screen writer. Of course, our prime goal was to direct a movie. My family strongly opposed it, but my decision never changed.

Yagmur Taylan: For me, the transition process was different. I graduated from medical school and later on I specialized in psychiatry. I dedicated almost ten years to that profession. I was aware that I was not doing exactly what I wanted. I thought that what I really wanted to do was just a dream. Everybody knew me as someone who had a keen interest in cinema, and I was known as someone who knows cinema perfectly. I was the one everybody would ask which movie to see, everybody would consult me when they could not remember an actor’s name and so on… At that time (1994) there was a promotional movie that I directed with Durul. It was an amateur movie but today’s famous names like Erkan Petekkaya, Julide Kural acted in it. Then came the moment: both Durul and I decided to make films.

The first project that really introduced you was “Sır Dosyası/The Secret File”. Would you tell us about it?

YT: It was an idealistic project we prepared for Star TV. We decided to shoot a drama series on 16mm with live sound which no one dared to do. There was no concept called live recording in Turkey at the time. It was a story about paranormal cases; topics that touched on abnormal forces. Taner Birsel was the leading actor.

DT: It was cancelled after five episodes. Even though we shot the first episode in 97, it aired in 98. The first episode was criticized for being too stylized despite the fact that we worked hard on it. Later on, Cem Uzan said that if we made it “brighter” he would continue airing the series. It was an interesting situation, so we thought a lot about it and this time decided to make it “brighter.” We shot night scenes at dusk and things like that. Now, we are working on a DVD project regarding the series because we see that it has a lot of fans.

Later on with “Okul-The School” you became well-known directors…

DT: “Okul-The School” was the end of a certain period for us. We made things that were intended for TV ratings until that period. However, while we did that, we absolutely tried to be innovative; we strived to be innovative in terms of technique and content. “Okul-The School” was a first in Turkey for being a youth movie and for having a horror movie element. It received a good response from the viewers, and it was a box-office movie with a clear target audience, and because of that it was an economic success. Thereby began this second period for us.

YT: “Okul-The School” made us to face a concept that every director needs at some point in their career: economic success! I think, every director needs to have an experience on whether the movie will be successful or not in an economic sense. We took that test with “Okul-The School.” It also helped us escape the persona that “they do only intellectual jobs”. We were just innovative, but were misunderstood, with that occasion the misunderstanding was corrected. After that we began to focus on film projects that contained stories closer to our hearts and commercials that creatively had big importance.

You transited to cinema from other professions. Did you have difficulties in technical terms?

YT: During our transition period to cinema it cannot be said that technically powerful movies were being made. Very high-budget movies were only being done by names like Sinan Cetin, Yavuz Turgul. They had the chance to produce movies that had live recording, completely shot on 35mm, post-produced with advanced technical means, and high-quality developed film. Since the second half of the 90s we found ourselves a place in the industry, until today the industry has shown an amazing progress in these matters. These things are not a huge problem anymore in Turkey. We learned at the same time with everyone else.

DT: For example live sound recording was very important for us, however, no one knew how to do it including the boom operator. We learned all together, sometimes I held the boom, sometimes I recorded the sound…. We learned and became professional by making and breaking.

Since when have you been shooting commercials? What do you think of advertising?

DT: As a matter of fact, it has been a good while since we are dealing with advertising, especially since 2008 we put our signature on many commercials. Garanti Bank and Turkcell are among the companies for whom we did commercials. In 2001, we established our own production company called Build Up. The company focuses on the creative portion of jobs, not the financial side. There are other directors with us. In the future we want to help them develop their projects and to shoot their own movies.

YT: There is an issue related to commercials. For example, if you shoot a feature film, you have the copyrights, which is the same for TV dramas. However, even though some of the commercials are as beautiful as a work of art, even though there are creative ideas in it, the concept of a copyright for commercials does not exist. I can even say that some commercials are more impressive than feature films.

About author
Submit your comment

Please enter your name

Your name is required

Please enter a valid email address

An email address is required

Please enter your message

Cut Magazine © 2017 All Rights Reserved

2011 | cut-online.com