“Yönetmenler olmazsa biz bir hiçiz!”

partizan georges

Yönetmenlerimiz bir gün gelip bana, “Mutlaka Türkiye’de de bir şube açmalıyız, orada tek kelimeyle akıl almaz şeyler oluyor, oraya gitmek istiyoruz,” derlerse bunu yaparım diyen Partizan’ın kurucusu Georges Bermann Paris’te Cut Magazine’in sorularını yanıtladı.

Londra, Paris, New York, Los Angeles, Berlin, Shangai ve Mumbai’de ofisleri var. Yaratıcılıkta üstlerine yok. Coca-Cola, Nokia, MTV, Adidas, Audi gibi uluslararası müşterileri, MTV ve Grammy ödülleri var. Björk, U2, Madonna, Lily Allen, Rolling Stones gibi isimlerin en sıkı videolarını onlar çekti. Animasyonda krallar. Eternal Sunshine of Spotless Minds’ın ve daha pek çok ödüllü filmin altında gene onların imzası var… Dünyanın en yaratıcı yapım şirketlerinin başında gelen Partizan’ın kurucusu Georges Bermann, Paris’te Cut Magazine’in sorularını yanıtladı.

Merhaba, Sayın Bermann, öncelikle 1000 Volt post prodüksiyonun yayın organı Cut Magazine adına gerçekleştireceğimiz bu röportajı yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkürler. Dilerseniz, kurucusu olduğunuz Partizan’ın öyküsüyle başlayalım. Şirketin ilk dönemlerinden bize kısaca söz eder misiniz?

Partizan’ın ilk zamanları 1986’lara uzanır. O dönem, Fransa’da, Paris’in 15. Bölgesi’ndeki küçücük bir dairenin mutfağında klipler yaparak işe başlamıştım. İki konuda şanslıydım; birincisi İngilizce biliyordum – biliyorsunuz bu bir Fransız için pek sık rastlanılan bir şey değildir. Bir de o yıllarda Fransa’da, yaptığım işe ilgi gösteren insan sayısı çok azdı.

Partizan’ın ilk yıllarında, şirketin kaderini belirleyen bir olay oldu mu?

Aslında pek çok olay oldu. İnsan hiçbir şey bilmeyince, öğrenmeye açtır. Ben de o güne dek herhangi bir yapım şirketinde ya da sinema sektöründe ya da film çekiminde çalışmamış olduğum için, bu çevre hakkında gerçekten hiçbir fikrim yoktu. Aslında bunun bana yararı oldu çünkü önyargısız ve tecrübesiz başladım ve her şeyi kendi kendime öğrendim.

İşe kliplerle mi başladınız?

Evet, kliplerle başladım, ama ne müzik, ne de sinema dünyasında hiç tanıdığım yoktu. Pek çokları gibi sinemayı ve müziği çok seviyordum ve kendi kendime “Bak şu işe, klip denilen yeni bir şey var ve ben bunu yapmayı deneyeceğim,” dedim.
Çok genç olmama rağmen, oldukça düşüncesiz ve çok da toydum, bu yüzden, “Müziğin ve eğlencenin merkezi Londra, benim oraya gitmem gerek,” diye düşündüm safça. Açıkçası bu, hiçbir şey bilmeyen, elinde gösterecek hiçbir şeyi olmayan birinin, üstelik İngilizlere kıyasla “Fransız kaldığımız” bir dönemde yapabileceği en saçma şeydi!

1989’da en az benim kadar bilinçsiz, ama bir Fransız ile çalışmanın havalı olabileceğini düşünen İngiliz gençlerle tanıştım. İngiliz pazarına adım atmak ve iş bağlamak üzere ekiplerle, yönetmenlerle ve müşterilerle tanışmak için bu ortaklıktan faydalandım… Ve bu şekilde 1991’de tek başıma, Londra’da Partizan’ı kurdum. Tekrar ediyorum, bu işi bu şekilde yapmak çok bilinçsizce bir davranıştı, zaten başlangıçta çok güçlük çektim. Ama gençliğin güzel yanı da budur, fazla düşünmeden işe atılırsınız!

90’lı yıllar kliplerin altın çağıydı. Ardından, 1993’te yine Londra’da reklam işine soyunduk; bu daha da anlamsızdı, çünkü o dönem Londra’da reklam sektöründe çalışan tek bir Fransız prodüktör yoktu. Orada çalışan ilk Fransız’dım ve sanırım bugün hâlâ benden başkası yok.

MICHEL GONDRY VE CANNES REKLAM FESTİVALİ

O andan itibaren her şey değişti ve dünya reklam sektörünün efsanevi spotlarından biri olan, Michel Gondry’nin gerçekleştirdiği Levi’s Drugstore reklamıyla bir anda atağa geçtik. Ve neredeyse akşamdan sabaha, İngiliz pazarının en önemli simaları haline geldik.

Bu konuyla ilgili olarak size çok ilginç bir anımı aktarmak istiyorum… İlk ses getiren reklam çekimimizi, kreatif anlamda referans sayılabilecek BBH adlı bir ajans ile gerçekleştirmiştik. Müşterileri arasında Levi’s vardı ve inanılmaz şeyler yapıyorlardı. Ajansın sahibi (BBH’nin H’si) olan John Hegarty çok yardımsever biriydi ve bizi çok destekledi. İşten pek anlamadığımızı fark ettiler, ama kızıp sinirlenmek yerine bize çok yardımcı oldular, çok nazik bir davranıştı!

1994’ün Haziran ayının ortalarında BBH’ten aradılar ve bana, “Georges, Festival için Cannes’a gelmen lazım,” dediler. Bense onlara, “Cannes Film Festivali Mayıs’ta olur, siz neden söz ediyorsunuz?” diye cevap verdim. Bunun üzerine, “Hayır, Cannes Film Festivali değil, Cannes Reklam Festivali’nden söz ediyoruz,” dediler. Oysa ben, böyle bir şeyin varlığından bile habersizdim. Gülmeye başladım, Cannes Reklam Festivali diye bir organizasyon olması bana gülünç gelmişti…

Cannes’a vardık, ödül töreni yapıldı ve Levi’s reklamıyla çok sayıda Altın Aslan kazandık. Tören bittiğinde John Hegarty yanıma gelip, “Gel, birlikte bir yemek yiyelim, sonrasında göreceksin hayatın değişecek,” dedi. Hatırlıyorum da, kendi kendime, “Bu adam deli,” diye düşünmüştüm. “Onunla yemek yiyeceğim ve hayatım mı değişecek, yok daha neler?” Croisette’deki en gözde restoranlardan birinin terasında bir masa ayırmıştı. Bu da demek oluyordu ki, restoranın önünden her geçen ünlü bizi görebilirdi…

O gece İngiltere’nin en meşhurları ve dünyaca ünlü kişiler Levi’s reklamının başarısından dolayı gelip John Hegarty’yi tebrik etti. Beni bu mesleğin tüm ünlü simalarıyla tanıştırırken şöyle diyordu, “Sizi Partizan’dan, prodüktör Georges Bermann ile tanıştırayım. Onlarla çalışmak bizim için müthiş bir deneyimdi. Çıkardıkları işten dolayı kendisine müteşekkirim.”

Ve doğal olarak hayatım değişti. Çünkü o akşam yoktan var olmuş, bir anda vazgeçilmez, önemli ve saygın biri haline gelmiştim. Ardından bir sürü iş geldi ve olaylar hızla gelişti. Hemen sonra Partizan’ı ABD’ye taşıdım. İşte Partizan’ın 3 kilit evresi aşağı yukarı bunlardır.

Ardından, birkaç genç ve yetenekli film yönetmenini işe alma şansımız oldu ve onları yavaş yavaş eğittik. Zamanla birer dünya starı haline geldiler. Traktor gibi, Bardout-Jaquet ve daha niceleri gibi. Topluluk genişledi ve birbiri ardına işler gelmeye başladı…

Star yapımcılardan konu açılmışken, Michel Gondry ile ne zaman çalışmaya başladınız?

1990’da, hemen hemen en başından beri. Ve tabii, Gondry’nin kariyerinin ilerleme süreci Partizan’ın büyümesi ile paralel olarak gelişti. Tam anlamıyla 1993’te tanındı, ancak daha önce, 91 ile 93 yılları arasında zorlu dönemler geçirdik; onu kabul ettirmek için çok mücadele ettik. 1998’e doğru, bir dönem her şey tepetaklak oldu ve o çok ünlü bir yıldız haline geldi. Başta, bizler ona iş bulup getiren itici güçtük; bir süre sonra işler tersine döndü. Partizan’a iş getiren Gondry’nin şöhreti olmaya başladı. Ve yine onun sayesinde uzun metraja geçtik… Bir gün Michel bana, “Bir dahaki uzun metraj filmimi seninle çekeceğim. “Sen üstesinden gelirsin artık,” dedi. Gerçekten de üstesinden gelmem gerekti!

Yani tıpkı Partizan’ın kuruluşundaki gibi, işe bilinçsizce atıldınız…

Evet, artık o kadar genç değildim ama bir o kadar bilinçsizdim! İşin aslı, başarısızlığın ne demek olduğunu hayal bile edemiyorum. Bunun mümkün olduğunun farkındayım, ama yine de idrak edemediğim bir şey… Bir işe giriştiğim zaman, başaramadığım takdirde ne yapmam gerektiği konusunda kafa yormam. Tabii arada diğer etkenler de var, mesela şans gibi.

Partizan isminin biraz ihtilalci bir çağrışımı yok mu? İspanyol Savaşı’nı, Direnişi ve Devrimi hatırlatıyor…

Partizan farklı şubelerimizde var olduğuna inandığım ruhu çağrıştırıyor. Bu, yerleşik düzeni yerinden oynatmaya çalışan yaratıcı, cesur, yenilikçi ve “asi” bir ruh. Yapmaya çalıştığımız şey, genç yönetmenleri geliştirerek, başarılı olmalarını sağlamak. Amacımız asla, başkalarının sıkça başvurdukları bir yol olan, rakip şirketlerden deneyimli yönetmenleri çalmak olmadı.

Bizi asıl ilgilendiren, ileride başarılı birer yönetmen olacaklarını düşündüğümüz genç yetenekleri ele almak, çünkü ilk başta onları yalnızca potansiyelleriyle değerlendirir ve kendilerini kanıtlamalarına, yepyeni şeyler ortaya koymalarına imkân veririz. Bu bizim tarzımız.

Partizanlar illa ki isyankâr değillerdi, daha çok özgür olmak isteyen ve bu yüzden kurulu düzene başkaldırmış, boyunduruk altına girmemek için mücadele etmiş kişilerdi. Ayrıca pek çok dilde kolayca anlaşılabilen bir kelimeydi, o yüzden mükemmeldi… Ve “Z” harfinin kullanımı, küçük bir dokundurma, ufak bir hileydi… Bizler yalnızca birer Partizan değil, aynı zamanda “Z”li Partizanlarız.

Günümüzde, giderek daralan bütçelerin Partizan’a ne gibi bir etkisi oldu? Yapımcılıkta zorlanıyor musunuz?

Hayır. Aslında bu aralar reklamcılık açısından bir tür geçiş dönemindeyiz. İşler sallantıda ve kimin tam olarak ne yaptığı ve nasıl yaptığı belirsizleşmeye başladı. Yıllarca bu iş inanılmaz basitti. Bir reklam yapımcısı, bir ajans ve prodüktörler vardı. Herkes kendi işini yapardı…

Günümüzde sınırlar biraz bulanıklaştı, her şey sallantıda ve işlerin nereye varacağını kestirmek zor… Bizim için değişen bir şey yok. Klipler, uzun metraj filmler, televizyon, reklam gibi pek çok mecrada var olduğumuzdan, faaliyet alanımız oldukça genişlemiş durumda, her türlü talebe karşılık verebilecek kapasitedeyiz.

Uluslararası bir işletmemiz var, kaynaklarımızdan ortak faydalanıyoruz, bilgi ve deneyimimizi paylaşıyoruz ve iletişim asla kesilmiyor. Pazarın gelişimiyle boy ölçüşebilecek konumdayız. Bütçelerde kısıntıya gelince; çok çok yükseklerden uçuyorduk, o yüzden sorun değil…

Sizce yapımcılığın diğerlerine oranla daha kolay olduğu ülkeler ya da bölgeler var mı?

Yok, pek çok ülkede şubelerimiz olduğundan, böyle bir durumla karşı karşıya olmadığımızı söyleyebilirim. Öte yandan, bazı ülkelerde çekim yapmanın diğerlerine kıyasla daha güç olduğunu söyleyebilirim, ama yine de üstesinden geliyoruz… Ancak paranız varsa, en rahat ülke ABD’dir. Her şey basite indirgenmiştir, her aradığınızı bulabilirsiniz, film endüstrisi için her şey kolaylaştırılmıştır…

Peki ya Türkiye’de kimlerle çalışıyorsunuz? Özellikle tercih ettiğiniz yapım / post prodüksiyon şirketleri var mı?

Hatırladığım kadarıyla İstanbul’da bir ya da iki çekim yapmıştık… Ama hangi şirketlerle çalıştığımızı hatırlamıyorum, ne yapım ne de post prodüksiyon aşamasında…

Türkiye sizin için ilginç bir pazar olabilir mi? Türk reklam filmleri endüstrisi hakkında bir şeyler biliyor musunuz? Türkiye’de bir ofis açmayı düşünür müsünüz?

Türk reklam filmleri pazarını hiç tanımıyorum… Ama genel kural olarak kendimize ait bir ofisimiz yoksa eğer, yönetmenlerimizi temsil etmeleri için yerel yapım şirketleriyle çalışmayız. Bize çeşitli projeler sunan ajanslar doğrudan bizimle temasa geçerler ve bizler de işi kapmak için elimizden geleni yaparız, belki idari yapımcılık konusunda bir Türk şirketinden yardım isteyebiliriz, ama projenin pilotları hep bizleriz.

Şu sıralar kendimizi, öncelikle var oluğumuz alanlarda daha da çok geliştirme çabasındayız. Yeni ülkelere ya da bölgelere açılmak gibi bir niyetimiz yok. Türkiye’ye gelince, bizi isterlerse eğer, büyük bir zevkle onlarla çalışırız. Bu da, bizden yardım isteyen kişilerin, teklifimizi kendi pazarlarına uyarlayabileceklerine inandıkları anlamına gelir. Ama biz gidip de, “Buyurun, size kendi pazarınızda bulduklarınızdan daha iyi, müthiş bir teklif yapıyoruz,” diyemeyiz.

Diyemeyiz, çünkü bunun gerçekçi olabileceğini düşünmüyorum. Yerel prodüksiyon şirketleri, pazara uygun bir ürün sunmak konusunda bizden çok daha yetkindirler, ne de olsa o ülkenin dilini konuşurlar, kültürünü yakından tanırlar ve pazarın zorluklarından haberdardırlar. Lisanını, yerel kültürünün inceliklerini bilmediğiniz bir ülkeye yerleşmek çok zordur… Zira filmlerde bundan söz edilir: Yerel kültürden.

Oysa Hindistan’a yerleştiniz?

Hindistan’ı ve Çin’i göz ardı edemezsiniz… Birinin nüfusu 1 milyar, diğerininki 1,3 milyar. Bu ülkelerdeki yıllık nüfus artışı hep çift haneli. Ve bizim orada olmamızı istiyorlar, Partizan ile çalışmak istiyorlar. Yine de, diğer ülkelerle kıyaslandığında Çin ve Hindistan’daki şubelerimizdeki faaliyetler oldukça düşük sayılır. Bu ülkelerde asıl çalışmak isteyenler, yönetmenlerimiz.

Yönetmenlerimiz bir gün gelip bana, “Mutlaka Türkiye’de de bir şube açmalıyız, orada tek kelimeyle akıl almaz şeyler oluyor, oraya gitmek istiyoruz,” derlerse bunu yaparım.

Yani sizin için esas önemli olan yönetmenler. Partizan’ı yönetmenleri merkez alarak kurdunuz, şimdi de olaylara bu şekilde, yani onların yaratıcılıkları çerçevesinde mi bakmayı sürdürüyorsunuz?

Yönetmenler olmazsa biz bir hiçiz. Ne satabiliriz ki? Hiçbir şey! Bizim için en önemli şey yönetmenlerdir… Ekonomik açıdan ve ayrıca kişisel tatmin bakımından tek önemi olan şey bu. İnsanı gerçek anlamda zenginleştirense, zihninizi farklı konulara yönlendiren, olayları yeni bir bakış açısıyla değerlendiren kişilerle bir araya gelmek… Bizim mesleğimizde heyecan verici olan budur. Bu işi yapmak için başka bir sebep düşünemiyorum.

İşin zevki, heyecanı var, zihinsel açıdan uyarıcı etkisi var, yönetmenlerle olan ilişkileriniz var. Bu mesleği yapma nedenim bu. Başka bir sebebi yok. Ve tabii ekonomik gerçekler var. Elimizdeki tek ve yegâne öz varlık yönetmenler, başka bir şeyimiz yok. Benim önceliğim para kazanmak değil. Para kazanmak, ikinci planda gelir. Eğer her şeyi iyi yapmışsanız, her şey rayında giderse, prensipte para kazanmamanız için bir sebep yoktur. Ama esas önemlisi, sizi şaşırtabilecek, kendi kendinize “Bak, bu hiç benim aklıma gelmezdi, bu fikir, bu görüş asla kafamdan geçmezdi,” dedirtebilecek kişilerle çalışmaktır.

Meslekteki 25. yılınız olmasına rağmen inancınız ilk günkü gibi taptaze. Hâlâ bıkmadınız o halde…

Kesinlikle hayır. İnsan bıkacak zaman bulamıyor ki! Her an yeni bir şeyler oluyor…

Peki ya yeni servisiniz Dark Room? Yeni projeler, yenikler var mı?

Dark Room, projeleri geliştirdiğimiz yer, orası küçük kırmızı ampullü karanlık oda. Zaten bu yüzden DR logosu kırmızı ve siyah renklerde. Filmi banyo ettiğimiz ve fotoğrafların yavaş yavaş belirdiğini gördüğümüz yer. Orada yeni deneyimler, yeni düşünceler, görüş ve icraat tarzları ortaya çıkıyor…

Bunlar, günümüzdeki tüm yeniliklerin ve benzersiz teknolojik gelişimlerin yapmamıza olanak verdiği şeyler.

Bundan henüz 5 yıl önce, teknolojik yenilik denince aklımıza saniyede 2000 görüntüyle dönen kameralar, filmleri ayarlayabilen makineler, yeni helyum ampuller ya da özel efektler yaratan aygıtlar gelirdi. Oysa bugün, bir film izliyorsunuz, sonra bir telefon numarası çeviriyorsunuz ve filmin kahramanı karşınıza çıkıp filmin nasıl bitmesini istediğinizi size soruyor!

Kısa süre önce Londra’da Chris Cairns ile birlikte Doritos’un reklam filmini çekerken, bilgisayardan hangi karakterin nereye doğru gideceğini kararlaştırdık. Bir bakıma video oyunu gibi ama gerçek zamanlı. Müthiş bir şey! Yalnızca teknolojik ilerlemenin yararı açısından müthiş değil, aynı zamanda bir yapımcının yeni alanlar keşfetmesine, vizyonunu işine yansıtmasına olanak sağladığı için de olağanüstü. Bu spotta insanın merakı cezbediliyor; teknolojiye dramatik bir kompozisyon da eklemeyi başardı.

Teknoloji yalnızca bir araçtır ve yönetmenin hizmetinde olması gerekir.

2011 yazında Michael Gondry ile uzun metrajlı bir film yapacağız ve süper hafif teknik imkânlar sayesinde filmi 10 haftada değil, 3 kat daha hızlı bir şekilde çekebileceğiz… Testler yaptık ve çekimi fotoğraf makineleriyle yaptığımız halde resim kalitesi muhteşem oldu!

Artık 4 ya da 6 kamerayla çekim yapmak sorun olmaktan çıktı, fotoğraf makineleriyle film çekmek çok daha basit! Kalite konusunda ise, hiç kimse filmin fotoğraf makineleriyle çekilmiş olduğunu hayal bile edemeyecek… Böylece, öyküleme konusunda, daha önce çok pahalı ya da imkânsız olan bir sürü şeyi artık yapabileceğiz. İlginç olan da bu zaten… Teknolojinin tek başına hiçbir yararı yok, işe yarayansa sanatçının ondan yararlanma şekli.

Yani DR sizin laboratuarınız, özgürlük alanınız?

Hayır, çünkü aslında her yer bir özgürlük alanı sayılır, ama burada deneyler yaparken bir de üstüne para alıyoruz! ArGe gibi… Büyük holdinglerin yaptıkları işler gibi, ama tek bir farkla; biz büyük bir holding değiliz…

Bugüne dek yaptığınız prodüksiyonlardan en çok hangisiyle gurur duydunuz?

Yarın yapacak olduğumuz prodüksiyonla!

Peki, prodüksiyon dışında, başka alanlara doğru açılmayı düşünüyor musunuz? Partizan farklılaşmak istiyor mu? Geçtiğimiz yıl Rue 89’a yatırım yaptığınızı duymuştum…

Uzun yıllardır görmediğim bir lise arkadaşımın projesiydi ve hem imkânlarım olduğu için, hem de kâğıtsız, yalnızca internette yayınlanan bir gazete olayı ilgimi çektiği için böyle bir işe giriştim… Stratejik bir görüş değildi. Aslında stratejik görüşüm yoktur, ben bir iş adamı değilim, yatırım işlerinden, mevduatlardan, hisse senetlerinden anlamam; bu konularda kesinlikle hiçbir fikrim yok…

Farklı şirketleri değişik düzeylerde koordine edebilen kişilere büyük hayranlık duyuyorum, ben kesinlikle böyle bir şeyi beceremezdim… Ara sıra, bazı stratejik adımlar atmayı, bazı şirketleri bünyemize katmayı denedim… Asla başarılı olamadım… AS-LA! Zihniyetime aykırı geliyor, beceremiyorum, anlayamıyorum… Benim anladığım, bir yönetmenin gelip benimle görüşmesi, bana bir şeyler göstermesi, bu bence harika bir şey… Bunu anlayabiliyorum.

Önümüzdeki 5 sene için, ne gibi planlarınız var?

Hiçbir fikrim yok… Uzun vadede 6 ila 18 aylık planlar yapabiliyorum… Bunun ötesinde hiçbir şey bilmiyorum. Her şey çok hızlı gelişiyor. Olacakları bir adım önden takip edebilmek için çok kıvrak, çok atik olmak gerekiyor. Her zaman için önemli olan, yarından sonra olacaklardır!

Partizan sizin için Fransızların ünlü “kültürel kuraldışılığını” simgeleyen bir şirket mi, yoksa uluslararası bir işletme mi?

Partizan uyruksuz bir şirket! Fransa’da Fransız’ız, İngiltere’de İngiliz, ABD’de Amerikalı… Milliyetçi bir duruş sergilemiyoruz… Dünyaya açılmak, kendi içinde kapalı kalmamak çok önemli… Bizler milliyetçi bir değeri savunuyoruz. Fransız yönümüzü asla ön plana çıkartmıyoruz. Bunu yapmak için hiçbir gerekçemiz yok. Ancak dar iş çevresi içinde, bu biliniyor. Örneğin Amerikalılar beni gördüklerinde, “Crazy French man  de buradaymış,” diyorlar. Onları güldürüyorum!

Hiç Türkiye’yi ziyaret ettiniz mi?

Hayır… Ama gitmediğim o kadar çok ülke var ki… Çok fazla seyahat etmem! İşin aslı seyahatlerden olabildiğince kaçınmaya çalışırım… Seyahat etmeyi hiçbir zaman fazla sevmedim. Bazen aylarca yollardaydım; özellikle de dünyanın değişik yerlerinde Partizan’ın şubelerini açtığımız sıralarda. Artık yalnızca, zorunlu olduğum durumlarda seyahat ediyorum. Ama emekli olduktan sonra İstanbul’u ziyaret etmeyi düşünüyorum…

Ama siz asla emekli olmayacaksınız ki! Emeklilik yaş değil, zihniyet meselesi…

Herkes bana, asla emekli olamayacağımı söylüyor zaten! Ama yaş, yalnızca sizde bitmiyor, insanların size bakışı da önemli. Sizi tanımlayan budur… Gençler, size yaşınızı hatırlatmaktan hiç çekinmiyorlar; kimi zaman fazlasıyla dobra biçimde! Kısa süre önce bir klip için montaj odasındaydım ve yönetmene bazı şeyleri değiştirmemiz gerekebileceğini söylüyordum… Döndü ve bana, “Sen müzik ve bu tür şeyler hakkında ne bilirsin ki?” dedi. “Şarkıyı söyleyen grubun bile kim olduğundan haberin yok, o yüzden karışma.” Anlayacağınız, karşımızdakilerin bakışı önyargılarla dolu…

Diğer yandan çok genç biri sizinle görüşmeye gelip de, “Şunu şunu yapabilirim,” dediğinde, siz, “Sen bu yaşta ne yapabilirsin ki? Bu yaşta insan hiçbir şey bilmez!” diyebiliyorsunuz. Ben öyle değilim, ama çoğunlukla diğerlerinin bakış açısı bu şekilde.

Anlayacağınız, şimdilik yaşımı fazla hesaba katmıyorum, ama biliyorum ki gün gelecek, kaçınılmaz olacak… Ve tıpkı sporcular gibi, fazladan bir karşılaşmaya çıkmamaya kararlıyım. Artık havamda olmadığımı hissettiğim an, çekilmesini bileceğim.

Röportaj: Aslı Aktuğ

About author
Submit your comment

Please enter your name

Your name is required

Please enter a valid email address

An email address is required

Please enter your message

Cut Magazine © 2017 All Rights Reserved

2011 | cut-online.com