Uzun yıllardır Kala Film ile çalışan yönetmen Kıvanç Baruönü ile bugüne kadar yaptığı işler, sinemada 3D furyası ve gelecekle ilgili projeleri üzerine konuştuk.
Sinan Çetin ve Metin Arolat’ı video piyasasından silmeye yemin ettiniz mi?
Hani moda ya bu aralar Ekşi Sözlük yazarlarına sallamak, ben de modaya ayak uydurayım. Şaka bir yana, yıllar önce birileri Ekşi Sözlük’te benim için bunları yazmış. Senelerdir sil silebilirsen… Hadi siz sordunuz da açıklayayım bari, yok öyle bir şey efendimmmm… Nereden, kim uyduruyor bunları. Uzun yıllar Metin’le aramda belki de bu yüzden alttan alta bir gerilim oldu… Sinan Çetin tahmin ediyorum ki okumamıştır. Yok, okuduysa da zaten dikkate almamıştır. Sanırım klip çektiğimiz dönemlerde ki bu 1990’ların sonuna denk düşer, bir ara neredeyse her beş klipten biri benimdi. O dönem Hakan Yonat, Tayfun Dinçer, Ömer Faruk Sorak ve birkaç yönetmen daha oldukça yoğun çalışıyorduk. Sanırım bu temponun altını çizmek için yazılmış bir “entry” ama üzerime yapıştı kaldı….
Geriye dönüp baktığınızda A Takımı dönemine bugün nasıl bakıyorsunuz?
A Takımı hayatımda önemli bir yer tutuyor. Yaklaşık beş sene boyunca orada akla hayale gelmeyecek şeyler yaşadım, gördüm… Tüm bunlar sanırım yönetmenliğimde bugün beni farklı kılan zenginlikler olarak duruyor. Ama A Takımı’nda kazandığım en büyük zenginlik, eşim olmalı; O’nu orada tanıdım…. Ama asıl sorduğunuz bu değil sanırım. A Takımı’nda farklı hayatlara tanıklık ettim, binlerce insana dokundum, acısını, sevgisini, derdini, heyecanını paylaştım. Sofralarına oturdum evlerine girdim. Sokak sokak, dağ tepe bayır, neredeyse tüm Türkiye’yi dolandım. Savaş Ay’la tüm bu serüveni yaşarken, o an farketmeden bir köşeye attığım tanıklıklar, yıllar içinde farklı alanlarda hatıra geldi; bana fayda sağladı… Ama çok beylik bir laf gibi gözükse de, Türk insanını, Türkiye’yi onun sayesinde keşfettim. Düğünlerine konuk olduğum gibi, cenazelerinde onlarla ağladım. İnsana dair ne varsa çok yoğun yaşadık… Arada özlemiyor da değilim, sokaklarda telsiz başında sabahlamayı, kilometrelerce yol yapmayı, kavganın, yaşamın içinde olmayı… Sanırım şu anda pekçoklarına göre sabırlı, güleryüzlü bir adam olmamın en önemli nedeni o yıllarda gördüklerim yaşadıklarım; hayat bazıları için gerçekten zor ve kimseyi üzmeye değmeyecek kadar kısa… Bizler şanslı olanlarız.
Sinemada görsel efekt ve 3D furyası aldı başını gidiyor. Bu sizi heyecanlandırıyor mu?
Perdede imkansız diye bir şey kalmadı artık, senaristler kalemlerini çok daha özgürce kullanıyor, yönetmenler bambaşka dünyaların kapılarını aralıyor bizler için… Sinemada görsel efektlerin gelişimi ile hayal gücünün sınırları aşıldı. Dün imkansız gibi gözüken pek çok şey bugün artık bir o kadar kolay…Yarın ne olur belli değil. Kimine göre artık oyuncuya bile gerek kalmadı, dijital dünya kendi oyuncularını kendi yaratıyor nasıl olsa. Oysa unutulmaması gereken en önemli nokta insan faktörü. İşin özünde duygu olmadıktan sonra hiçbir şey kalıcı olamaz. Onca teknolojik gelişme ancak yetkin beyinlerin ellerinde, usta yönetmenlerin hizmetinde anlam buluyor.
Söyleyecek sözü olan, tüm bu gelişmeleri kendine araç olarak kullanıp sözünü daha güçlü söylüyor. Sinema bir yanı ile ticari bir sektör olarak hızla gelişiyor ve kendine yeni imkanlar yaratıyor. 3D çalışmalar yıllardır yapılırken artık bu tarz çekim yapabilen kameralar neredeyse cep telefonlarımıza değin girdi… Teknoloji hızla gelişip, bir o kadar da hızla eskiyor. Neresinden yakalayacağını bilemiyor insan; biz daha birine alışamamışken bir yenisi onun yerini alıyor bile…
Tüm bu gelişmeler pekçok kolaylık getirdiği gibi zorluklarını da beraberinde getiriyor. Yönetmen her zaman sette görmediğinden korkar, hele ki teknolojinin bunca hızla geliştiği bir dünyada ona ayak uydurmak, takip etmek, kimi zaman güç olabilir. O zamanlarda biri çıkıp “siz merak etmeyin, biz onu postta çözeriz” dediğinde bir an durup düşünmüyor değil insan… Ama buna alışmayı becerebilmek lazım. Sinema özünde duygu işi, “perdede bakın ne güzel efektler yaptık”la iş yürümüyor. Bunu pek çok Hollywood yapımında da gördük. Önce söyleyecek sözün, anlatacak hikayen olacak, sonrasında teknolojiyi yalnız gerektiği kadar hikayene sokacaksın… İşin özü bu… Amaç değil hedefe ulaşmak için araç olarak kullanacaksın bu görsel efekt dünyasını…Ve bu konuda yetkin artistlere güveneceksin, gözün kapalı “nasıl olsa her şey postta çözülür” diye dalmayacaksın işe. Temel sağlam olmadı mı öyle her şey post aşamasında masada çözülmüyor. Hani olsa bile bu sana çok daha pahalıya patlıyor.
Sanırım gelecek, teknolojik gelişimi takip ederek bunları duygu ile doğru şekilde harmanlamayı beceren yönetmenlerin olacak… Hiçbiri tek başına bir filmi başarılı kılmıyor. Artık büyük hikayeleri anlatmak için dev prodüksiyonlara ihtiyaç yok belki… Koca koca dekorlara gerek kalmıyor tarihi filmler için; “special effect” artistler çözüyor masada bu işleri. Yeşilde (greenscreen veya bluebox) işler oyuncu için belki daha güç ama sonuç kimi zaman neredeyse mükemmele yakın. Düşününce korkutmuyor mu sizi? Belki gün gelir bize de gerek kalmaz.
Peki ya bundan sonrası?
Sırada bekleyen onlarca senaryo var, bir kenara atılmış gününü bekleyen onlarca proje… Kim bilir belki biri ya da birkaçı hayat bulur. Bunlar sinemaya dair düşler tabii ama reklam bir yandan hep devam edecek. Birileri beni istediği sürece sanırım bu işi yapmayı sürdürürüm. Kalafilm ile çalışıyorum uzun yıllardır, artık bir aile gibi olduk ve onlarla mutluyum. Umarım bu birliktelik dün olduğu gibi yarın da devam eder.
Ama onun dışında yapmayı istediğim farklı projeler var. Fotografla farklı teknikleri birleştirerek gerçekleştirmeyi istediğim bir sergi var. Fazla sır vermeyeyim; umarım yakında onun için de fırsat bulur ve çalışabilirim. Ama bir yönetmen için arayış hiç bitmiyor. Hep bir yerde bekleyen projeler oluyor. Hep hayata geçirilmeyi bekleyen senaryolar duruyor masa üzerinde. Umarım tüm bunlara gücüm yeter…
Share on Tumblr
No related posts.
|