İyi ki doğdun Prince, seni çok özlüyoruz…

Prince Performs At The Conga Room L.A. Live

21 Nisan 2016’da, 58 yaşına basmasına yaklaşık bir buçuk ay kala yaşamını yitiren Prince’in bugün doğum günü. O, doğum günlerini kutlamayı asla sevmedi ve hep ölüm gününü kutlayacağını söyledi…

Yazı: Erel Eryürek

Purple Rain, Cream, Kiss, Sexy Motherfucker… Prince’in müziğiyle tanıştıktan sonra, en az bir parçasını ezberden söylememiş, üzerine dansetmemiş bir insan evladı yoktur herhalde.

Gezegenin en yürek hoplatan, en yürek burkan ve bir o kadar da seksi parçalarını o besteledi. Müzik endüstrisine orta parmağını gösteren de oydu, bildiklerinden şaşmayan da…

O, sahneye çıktı; orada devleşti, orada irileşti. Sesi hayranlarının sesiyle birleştiğinde, en büyük gürültü, işte o zaman koptu.

Yetmişli yılların sonlarından itibaren cinsiyetiyle ve cinsel kimliğiyle ilgili “mainstream”in kafasını sürekli karıştıran bu minik seksi adam, yaptığı iş dünyanın en kolay işiymiş gibi davrandı, aslolanın müzik, ustalık ve tanrısal ışık olduğunu yaşamı boyunca bizlere gösterdi ve dillendirdi.

Başka müzisyenlerin gitar sololarında iki büklüm olduğu yerde, o, sanki yanı sıra telefonla konuşabilecekmiş edasıyla müzikal becerisini ve üstünlüğünü her bir konserinde ziyadesiyle sergiledi.

Seks, evet, ama yavaş seks, aşık seks…

Prince’in iliklere işleyen seksi parçaları, endüstrinin “hemen gelen” parçalarına benzemedi hiçbir zaman.. Onun parçaları ön seviştiren, acele etmeyen, bedenden önce ruha nüfuz eden türdendi. Spiritüel seks diye bir şey varsa, en üstü açılmamış gençlik fantezilerine benzeyeni onun şarkılarında hissedildi.

Prince sayesinde, Funk, Hardrock, Groove ve daha pek çok tür yan yana gelmiş, müzik türlerinin geçimsizliğine anlam verememişti. Aynı tavırla, ABD’li müzik eleştirmeni Robert Christgau’un 1980’de “Dirty Mind” ile ilgili buyurduğu gibi, parçalarının gücü, Mick Jagger’ı empotan ilan etmiş, ona mega star olarak Madonna ve Michael Jackson’un yanında özel bir yer açmıştı.

Seksenli yıllara ve sonrasına ait bütün Prince albümleri, Prince’inkinden başka kimsenin müziğine benzemiyordu. Elektro sound’un irili ufaklı hamlelerle klüplere dadandığı ve pek çok müzisyeni yörüngesine çekmeye başladığı yıllarda bile, Prince klüpler için değil, radyo için esaslı müzik yapıyordu.

Grubunda, keyboard, gitar veya perküsyon çalan Wendy, Lisa ve Sheila E. gibi kadınlarla birlikte, gitarından çıkardığı o benzersiz sesle, Funk’ı yüceltmek ve parlatmakla iştigal ediyordu.

Müzik endüstrisine orta parmağını gösterdi

“Purple Rain” albümü ve filmi ile 1984’te tüm dünyada başarıya ulaşan Prince, deneyselliği, ve değişimi en çok seven müzisyenlerden biri oldu. Kendine has olmayı başarabilen ve işine burun sokturmayan bir gitar virtüözüydü.

Deneysellik demişken, Prince, 1985’de çıkardığı saykodelik tınılı”Around the World in a Day” ile hayranlarını bir ölçüde hayal kırıklığına uğratmış ama bir yıl sonra, hit parçası “Kiss”in de yer aldığı “Parade” albümüyle yine yapacağını yapmıştı.

Prince’in 1987’de çıkardığı double-albüm ve albüme adını veren “Sign o’ the Times”, tüm karmaşık yapısına rağmen, karaoke barlarda, milyonlarca insan tarafından en çok seçilen ve seslendirilmeye çalışılan parçası oldu.

Eski pop endüstrisinin dünyaya erken veda eden isimlerinin arasına katılan Prince, yeryüzünün son süper starlarından biriydi. Hiç kimse eserleri üzerinde onun kadar kontrol sahibi olmadı veya olmayı seçmedi.

Müzik endüstrisiyle ilişkisi –özellikle eski plak şirketiyle- tam bir efsaneydi. Tırmanan zıtlaşmalar ve kopuş sonunda Prince’e artık Prince diyemecek, onu, isminin yerine gelen sembolle anacak veya TAFKAP, yani The Artist Formerly Known As Prince diye bahsedebilecektik.

Bütün bunlar olurken, yaptıkları tamamıyla müziğine yarayacaktı. Yanağına “Slave/Köle” yazdığı için tartışmalara ve tepkilere yol açan Prince, üzerinden milyonlarca paralar kazanan plak şirketlerini köleciklikle suçlayacak ve müziğinden asla ödün vermeyecekti.

Prince’e göre bizi aşağıya çeken çok fazla şey vardı, müziğin bunu yapmasına gerek yoktu. Müziğinin özgün olması da, kendisine asla başka insanların gözünden bakmamasıyla ilgiliydi.

Pop’un son gerçek yıldızıydı

Eğer dürüstsen ve tanrı vergisi bir yeteneğin varsa ve müzik eleştirmenleri seni eleştiriyorsa, o zaman tanrıyı da eleştirmiş oluyorlardı ona göre.

O, tanrının kutsadığı Funk kralı Prince’ti ve kimsenin beceremediği kadar Rock yapmasını da biliyordu. Kimilerine göre eşcinsel gibi davranan hetero ya da hetoro gibi davranan eşcinseldi.

Halbuki o, kimsenin ne dediğini umursamıyor, uyumlu olmayı sevmiyor, yerine irite etmekten hoşlanıyordu, hem de sert lokma “mainstream” ülkesinin tam ortasında.

Giderek ihtiyatlı çizgide ilerleyen Pop’un bu son asisi, zamanın hep ötesinde olmuş, Pop’un son gerçek yıldızıydı.

En başından itibaren az sayıda röportaj vermiş olan Prince, 1984’te Spice Girls’den Mel B.’ye hayranlık duyduğu için, durup dururken uçakla yanına çağırarak şunları söylecekti:

“Yaptığım müzik yaşamımın soundtrack’i… Doğumgünlerini sevmiyorum. Buraya öleceğimizi bilerek gelmedik, birileri bize söylediği için öleceğimizi biliyoruz. Doğduğum günü kutlamayı sevmiyorum, öleceğim günü kutlayacağım. Öleceğimizi biliyor olmasaydık, doğumgünlerimizi kutlamazdık.”

Prince doğumgünlerini sevmese de 7 Haziran 1958’de doğmuştu. Burçlara ilgisi var mıydı, bilemeyiz ama İkizler burcuydu. Röportajlarında sıklıkla dile getirdiği gibi, -belki de burcunun etkisinde- anda ve bugünde olmayı seviyordu. Geriye bakmak, geçmişte oyalanmak ona göre değildi.

İnsanlara ya kalpten bağlandı ya hiç!

1999’da Larry King ile yaptığı bir röportajda belirttiği gibi, kategorilerden hoşlanmıyordu. Müzik kalpten gelen bir şeydi. Kendisi değil, müziği konuşsun istiyordu.

Zor bir sanatçı olduğuna dair nam salmasıyla da hiç mi hiç ilgilenmiyordu. Hatta bu anlamdaki şöhretinin nerede başladığını soran ünlü bir televizyoncuya, ‘bütün repütasyonların başladığı yerde herhalde’ diyerek kızgınlığını ironiye ve eğlenceye çevirmeyi seçiyordu.

Prince’in yoldaşı olarak gördüğü, pek çok gruba yeni kapılar açan Sly and the Family Stone’dan Larry Graham’le yolunun kesişmesi de yaşamının ve müziğinin dönüm noktalarındandı.

Power Generation’ın bir parçası olmaktan gurur duyan Graham ile onu birleştiren şey, Prince’in üretimini bağımsız olarak yaptığı dönemde girdikleri ruhani yolculukta, başkaları için değil, Tanrı için yaratmanın getirdiği özgürlüktü.

Prince bu birlikteliği 1999’da bir televizyon şovunda şöyle tarif edecekti:

“Dünyada çok fazla olumsuzluk var. Larry gibi bir kardeşin olduğu zaman pek çok şeyi doğru yapıyorsun. Birbirimize kalpten bağlıyız.”

Prince’in kalpten bağlı olduğu insanların, müziğinin ve zıtlıklarla dolu görünen kişiliğinin arkasında, ailesini terkeden babasıyla ilgili çocukluk travması arayanlara da cevabı hazırdı:

“Yaşadığım için hayata şükran duyuyorum, sevdiklerimin olmasından dolayı şükran duyuyorum. Ben epileptik olarak dünyaya geldim. Ailem o zamanlar ne yapacağını bilmiyordu ama ellerinden geleni yapmaya çalıştılar…

Bir gün annemin yanına gidip artık hasta olmak istemediğimi söyledim. Annem neden diye sordu ve ben bir melek bana bunu söyledi dedim.”

Otoriter bir baba ve epilepsi

Çocukluğunda çok dalga geçildi Prince ile, bütün çocukluğu öyle geçti.. Kendi kendine müziği öğrendi; tüm olmsuzlukların üstesinden öyle gelebildi. Bu yüzden kariyeri boyunca elinden geldiğince parlak ve gürültülü olmaya çalıştı…

Babası ona karşı hep bir asker sertliğinde davranmış; evi terkettiğinde ise geride bir tek piyanosunu bırakmıştı. O evdeyken çalmasına izin yoktu. Çünkü onun kadar iyi değildi. O gittikten sonra ondan daha iyi olmaya karar verdi.

Bir süre sonra etraftaki insanlar onu duymaya ve hakkında konuşmaya başladılar. Artık dalga geçilen değil, iyi anlamda söz edilen birisi olmuştu.

Bu desteği aldıktan sonra her şeyi yapabileceğine inandı… İyi mentörlerin ve iyi hocaların olması onun için çok önemli oldu… Herkesin iyi yaptığı bir şeyler olduğuna ve herkesin birbirine ihtiyaç duyduğuna inandı.

“Ben ve benim gibi insanlara kitaplarla değil göstererek öğretirsiniz. Ben öyle öğrendim” demişti.

Çocuklukta yaşadığı olumsuz deneyimlere rağmen, Prince’in aşk, sevgi, insan sevgisi üzerine onca parça yazmış olması hayranlarına ve gazetecilere garip gelmiş olabilir ama o zıtlıklarla dolu, yeri geldiğinde kötücül algılanabilen, savaşçı ve rekabetçi biriydi aynı zamanda.

Babasının koyduğu yasaklar onu güçlendirmiş, kendi evrenini yaratmasını sağlamıştı. Yarattığı evrenin içine sadece istediği ve ihtiyaç duyduğu insanları almıştı…

Kariyeri boyunca 30’dan fazla albüm yapan Prince’in album satış rakamları 100 milyonu aşmıştı.

Prince ayrıca, 7 Grammy, bir Oscar ve bir Altın Küre ödülü kazanmış, 2004’te Rock and Roll Hall of Fame (Şöhretler Kulübü) resmi üyesi olmuştu…

Prince gerçek bir moda ikonu oldu

Müzikal yönü ne kadar biricik idiyse, moda üzerindeki etkisi de öyleydi Prince’in. Prince’siz moda, modasız Prince düşünülemezdi. Sanatçı en başından itibaren erkek modasına stiliyle renk kattı ve sonsuz ilham verdi. Sahne aynı zamanda onun catwalk alanıydı.

Prince, David Bowie ile birlikte erkek starların imajını yeniden tanımlayan isim oldu. İkisi de rol oyunlarını sahneye taşıyan figürlerdi.

Catsuit’ler, payetli ceketler, Viktoryen bluzlar, yüksek belli pantolanlar, tepeden tırnağa puantiyeler ve yaldızlı topuklular… Prince, 1.58 santimlik minicik boyuyla, 40 yıllık kariyerinde stilden stile koşarak kendi modasını yarattı.

Bir konserinde beyaz dantelden pantolon giydiyse, bir diğerinde bandana ve incilerle süslü olarak ya da üstü çıplak, altına saçaklı bir pantolon giydiği kostümüyle çıktı hayranlarının karşısına.

Hiçbir outfit ona yeterince cesur ya da fazla çılgın görünmedi. Şöhretin doruklarında olduğu 80’lerde ne zaman sahneye çıktıysa, yeni bir moda akımının öncüsü oldu. Kostümlerine en fazla bir sonraki konsere kadar ömür biçti.

Sıradışı ve gerçek anlamda egzantrik kostümleri çok az müzisyen onun taşıdığı rahatlık ve doğallıkta taşıdı. Prince’in görünen dünyası o kadar şaşalı ve canlıydı ki, dinleyenleri de ondan her seferinde daha fazlasını talep ediyor, şaşırmaya ve büyüsüne kapılmaya doyamıyordu.

İşi müzik yapmaktı ama moda dünyasını da ele geçirmişti Prince. Purple Rain’den sonra mor renk denince akla gelen tek isim o oldu. Dünyası mordu ve norm dışıydı. Maskülen ve feminen gibi tanımlar onun tavrında anlamını yitirmişti.

1984’te seslendirdiği “I Would Die 4 You”da boşuna, “I’m not a woman, I’m not a man, I am something that you’ll never understand” dememişti.

Söylediklerinin anlamı toplumda ancak 20-30 yıl sonra anlaşıldı. Prince kendisini giydikleri üzerinden “Transgender” veya “Crossdresser” olarak anlatmaya çalışmamıştı. O, yazdığı parçaların satır aralarında olduğu gibi, hemcinslerine ve karşı cinse saten ve kadifeler içinde spritüel bir cinsellik vaadediyordu.

2011’de Guardian’a verdiği bir röportajda sıradışı kostümleriyle diğer sanatçılardan ayrıştığını ve başarısının bir o kadar da bununla ilgili olduğunu ifade ederken, ‘Birçokları iyi plaklar yapıyordu ama sanki markete gider gibi giyiniyorlardı’ diyordu…

Dünya bu sene sadece müzikte değil, modada da iki ikonunu kaybetti. Önce David Bowie’yi, yaklaşık beş ay sonra da Prince’i. i-D dergisinin arkasından söylediği gibi, The Artist formerly known as Prince. Daha doğrusu: The Artist FOREVER known as Prince.

Tıpkı dünyanın gelmiş geçmiş en büyük seslerinden Nina Simone gibi, yılın 111’inci gününde, 21 Nisan’da ölen Prince, son albümü HITnRUN Phase Two’yu Aralık 2015’te çıkarmıştı ve ölümünden kısa bir süre öncesine kadar turnedeydi…

Not: Bu yazı, L’Officiel Türkiye’de yayımlanan yazımın uzun versiyonudur.

About author
Submit your comment

Please enter your name

Your name is required

Please enter a valid email address

An email address is required

Please enter your message

Cut Magazine © 2019 All Rights Reserved

2011 | cut-online.com